Değerli Okurum
Toroslardan bir akşam esintisi
İki bin yıl yaşamak.Yanlış okumadınız evet 2000yıl. Doğadaki herhangi bir canlı için bu mümkün mü? Soğuğa, sıcağa, rüzgara , suya , susuzluğa , acılara, sevinçlere , vücudu kemiren bilumum haşereye , virüse , bakteriye , kurda , kuşa, dayanmak mümkün mü?İnsanlığın milat dediği (sıfır) başlangıçta doğup hala sağ ve sağlıklı olmak mümkün mü?
Mümkünmüş dostlar. Görmeseydim gözümle inanmazdım. Gördüğüm günden beri hala etkisi altındayım inanılmazlığın.
Toroslar da geziyorum doğaçlama. İyi ki diyorum yollar eğrim büğrüm. İyi ki insanlar buraları bozamadı kirletemedi.
Başyayla dan Taşkent’e gidiyorum.Barcın yaylasında Yörük pazarındayım.Hafif rüzgar esintili, bulutlar yere yaklaşmışlar yüklerini boşaltmaya hazırlanıyor. Sanki bakınıyorlar en susuz alana bakıp oraya dökelim suyumuzu kana kana içsinler diye. Gözüme sağ da küçük sarı bir tabela ilişti, baktım. ÇETMİ ŞELALESİ yazılı. Uzaklığı yazmıyor ikirciklendim gitmeli mi gitmemeli mi? Ani bir kararla çevirdim beygirimin yönünü girdim yola kıvrıla kıvrıla gidiyorum.Bu arada beygir arabamın adı yollarda çok kahrmı çektiği için bu adı verdik ona. Yamaçlarda dik kayalar, derin vadiler arada düzlükte küçük tarlalar var. Bazıları ekilmiş kimi sarı kimisi yeşil. Sarı olanlar buğday olmalı yeşil olanlar nohut. Bakınarak keyifle yol alıyorum. İçim biraz buruk. Neden kıymetini bilmiyoruz, niye durmadan kirletiyoruz, bozuyoruz.
Henüz buralara gelememiş kirlilikler. Toprak, su, hava ve insanlar temiz buralarda.
Karşımdan bir taşıt geliyor üstüne kadın erkek doluşmuşlar. Adını bilmiyorum bu taşıtın. Anadolu insanın zekası işte basit bir motor ve arkasında kasası. Yolu sorayım diye durdurdum onları. Güleç yüzlüler, tenleri yanık güneşten. Merakla baktılar yüzüme. Sordum ‘Nasıl giderim şelaleye uzak mı , yolları bozuk mu?
Gülümsediler. Deli misin be adam ne işin var buralarda der gibi baktılar. İçlerinden en yaşlı ve erkek olanı cevapladı sorularımı. ‘ Doğru git , yol aynı böyle 10- 15 km gidecen sonra toprak yola sola gir’ dedi.Cevabı aldım onlarla vedalaşıp içim rahatça yola koyuldum. Ben iki yanıma bakınırken beygir şelale yolun da gidiyor. Sonunda toprak yola geldim , az daha gidince kayaların üzerinden nazlı nazlı akan , altında küçük bir göl oluşturan DÜŞEN SU ÇETMİ ŞELALESİ ne ulaştım. Genelde alanın dışında çevre sesiz ve temizdi. Ortalık çamur …deryası , plastik çöplüğü olmamıştı. Her yerden mangal dumanları süzülmüyordu.
İçimden sevindim. İyi ki yolları bozuk yoksa burası da istila edilir , kirletilirdi. Güzelim gölde balıkların yanında plastik şişeler yüzerdi.Buna bir dur demenin zamanının geldiğini ve hatta geçtiğini düşünüyorum.Nedir bu çektiğimiz plastikten. Hayatımıza o kadar yerleşti ki sanki bizden bir parça kolumuz , bacağımız gibi. Ucuz ve sağlam olması belki buna etken ama hayatımızı nasıl kemirdiğinin farkında değiliz. Özlüyorum eski su testilerini. Ne güzel soğuturdu içindeki suyu. Birde tat ve koku verirdi. Terli terli içsen bile hasta etmezdi. Hele birde plastik ….turşu… kaplarımız var ya inanılmaz. Bile bile lades diyoruz. Farkına vardığımız da iş işten geçmez umarım. Son yıllarda ki kanser vakalarının artışında mutlaka payı vardır bence.
Beni karşılayan, esmer yüzlü gülen gözler Yusuf’un idi. Burayı yeni kiralamış, ilk günüymüş. Sanırım ben de ilk müşterisiyim. Çok heyecanlı belli… Yusuf’ta ekmek ile kahvaltılık bir şeyler çıkardı. Servisinde acemiliği var ama içten. Duvar ustasıymış. Ameliyat olunca ağır iş yapamamış. Kiralamış burayı. Peşin ödediği parayı çıkarabilecek minin korkusu var içinde. Hadi dedim birde balık pişir.Sevinerek gitti. Hazırlayıp getirdi. Pişirdiği balık sıradan olmuş, yenir ama özelliği olmalı. Buraların tadını katmalı içine. Çağırdım oturttum yanıma. Balığın karnına bir dal kekik koy. Herkes seni kekikli balık pişiren Yusuf Usta olarak bilirse unutmazlar dedim. Gülümsedi, tamam yapacağım dedi. Yeni güzergahın tarifini alıp koyuldum yola. Bu sefer 2000 yıllık ağacı bulacaktım. Çetmi kasabasından çıkarken gördüğüm tabelada ki yazı içimi umutla doldurdu. Anadolu buydu işte. Her yer her şey çürüse tuz bile koksa da Anadolu nun mayası öyle sağlamdı ki yeni umutları ,yeni mücadeleleri ateşleyebiliyordu Kurtuluş savaşında böyle olmamışmıydı. Yine olacaktı , yine başlayacaktı Anadolu’dan. Kasabanın çıkışına UĞURLAR OLSUN yazmışlar. İlk defa gördüm bu kadar güzel bir uğurlamayı. Zamanım olsa yazanı bulup gözlerinden öpeceğim. Kulakların çınlasın rahat uyu türbende Karaman oğlu Mehmet Bey. Hala yolundan gidenler var bu topraklarda seni ve sade Türkçemizi unutmayanlar var.
Çetmi kasabasını geçince biraz ilerde Balcılar tabelası çıktı önüme. ….İkirciklenmeden … saptım. Güneş eğilmişti iyice ama görmeliydim bu yıllara meydan okuyan , tarihin canlı kalan şahidini.
Balcılarda da , Çetmide de dikkatimi çeken yolların düzenli ve bakımlı olmasıydı. Her yeri parke taşlarıyla döşenmiş, kaldırımlar düzenlenmiş tertemizdi. Aklıma yeni dökülen asfalt yolların hemen ardından kazılarak çalışmalar yapılması geldi. Niye beceremezdik hepsini bitirip sonrada asfalt dökmeyi. Biz bu kadar zengin miydik. Yeniden yeniden kazıp yapacak kadar. Zamanımız ve paramız çok muydu? Oysa hep fakir ülke olmaktan yakınırız. Kesinlikle şehir içlerine yapılan parke taşları daha anlamlı. Hem kışın karda buzda kaymaz, altına suyu emer hem de sökülüp yapılacaklar yapılıp tekrar döşenebilir.
Neyse Balcılar da yolu sormak için durduğumda bir genç hemen atıldı. Geri getirirsen ben yolu gösteririm dedi. Hadi ‘atla’ dedim. Arabaya bindi yolu elimize aldık.Yollar toprak ve dik yamaçlar üzerindeydi. Önce ben başladım sormaya. Adı Himmet miş. Alanya da şoför . Yazın buralara kısa süreliğine gelir arabası ile saman taşırmış.Şehirli olmuş ya anlatıyor. Ben bir tırpan alıp odun kesmedim, orak alıp ekin biçmedim diye öğünüyor kendince. Küçümsüyor toprağını, aslını. Nasıl becerdik ? İnsanımızı toprağına bu kadar yabancılaştırmayı ,nasıl bu kadar hazır yemeye alıştı üretimden koptu. Torosların üzerinde geniş yaylalardan geçiyoruz. Etrafta tek tük büyük baş , küçük baş hayvanlar var. Ot bol. Bu sene yağışta iyi olunca büyümüşte büyümüş. Ama otlayacak hayvan kalmamış. Dışardan sığır ithal etmeye çalışıyoruz. Niye ki? Bu topraklar ne sürüler besler becerebilirsek. Bırakın kendi ihtiyaçlarımızı gidermeyi çok ülkeyi de doyururuz. Bir yerlerde bir şeyler yanlış gidiyor ama nedir?
Sorma sırası Himmete geldi.Sormaya başladı sorularını. O sordu ben söyledim niye burada olduğumu. Toprağı neden sevdiğimi. Pek aklına yatmadı ama sesini de çıkarmadı. ‘Aha’ işte geldik. Aradığın ağaç karşıda dedi birden. Ben heyecanlandım. Onu nihayet gördüm.Yolun hemen altında yalnız başına dimdik duruyordu. İki bin yıl yaşamak. Bu gücü nereden almıştı. Bunca yıl nelere tanıklık etmişti. Mutlaka bir dili vardır ama biz nasıl anlayacaktık. Kaç …şafağı.. selamlamıştı gururla. Kaç gün batımına el sallamıştı? Doğumlara, ölümlere şahit olmuştu. Dünyaya hükmeden , en büyük benim diyen kırallar gelmiş geçmiş o hala burada hayata gülümsemekte. Dalları yemyeşil sağlıklı çevresi 30 adıma yakın gövdesinin içinde sanki gelen geçen yolcu konaklasın diye oda açmış. Abartısız yatağı serip uyuyabilirsiniz içinde. Tekrar geri döndük Himmetle. Biraz tepkili idi oy verdiklerine. İçimden gelmedi politika konuşmak. Toprağı , suyu, otu, böceği, ağacı, insanı sevmekti benim sevdam. Bana göre değil di politika , içime sinmiyordu. Onu aldığım yere bıraktım. Güneş dağların ardında bir kayboluyor bir çıkıyordu. Yaşamalıydım bu güzellikleri paylaşmalıydım dostlarımla. Yorulmuştum ama dingindim. Beygir yolu doğrulttu ben de bir türkü tutturdum. ‘
Sevdamı yellere yellere verin. Benim meskenim dağlardır dağlar.’ Sağlıcakla Kalın
MUAMMER ŞEN 01/07/2010